Prof Slavoj
Zizek’in son ziyareti (27-28 Ocak 2012) büyük yaygara kopardı. Ziyaretten önce
hakkında çıkan “Osmanlıcı”, “Oryantalist” yakıştırmaları nedeniyle övgü ve
yergilerle zaten gündemdeydi. Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki saat süren
argüman fırtınası ise kimseyi memnun etmedi: İslamcı basın aradığını bulamadığı
için sustu; Nuray Mert önceki yergilerine yeni malzemeler ekledi; ama asıl
önemlisi bu kez Zizek siyasal etnik sol basının şimşeklerini üzerine çekti:
BirGün Gazetesi bir günde (5 Şubat 2012 Pazar) üç yergi yazısı yayımlayarak
Zizek’i en çok topa tutma rekoruna sahip oldu.
Zizek’in Sorun
Olması
Ben ise Zizek’in bu kez tam olarak amacına ulaştığını düşünüyorum: Çünkü Zizek, kendi deyimiyle “nefret etmek için seveceğiniz” adamdır. Kışkırtıcıdır, lokmayı önünüze atar (ideolojik fanteziyi çalıştırır), ama o lokma sizin umduğunuz lokma değil, acı bir çekirdektir (keyfi bozar, fanteziyi kat etmeye zorlar). Argümanları, her biri bir diğerine bağlanarak okunması gereken ve böyle okunduğunda açık, seçik, kesin argümanlardır.
Ben ise Zizek’in bu kez tam olarak amacına ulaştığını düşünüyorum: Çünkü Zizek, kendi deyimiyle “nefret etmek için seveceğiniz” adamdır. Kışkırtıcıdır, lokmayı önünüze atar (ideolojik fanteziyi çalıştırır), ama o lokma sizin umduğunuz lokma değil, acı bir çekirdektir (keyfi bozar, fanteziyi kat etmeye zorlar). Argümanları, her biri bir diğerine bağlanarak okunması gereken ve böyle okunduğunda açık, seçik, kesin argümanlardır.
Öfkelenen okuyucu
argüman dizgesini parçalara ayırarak işine yarayacak malzemeleri
cımbızlayabilir. Ancak felsefe okumanın kuralları vardır. İlk kesin kural
şudur: Felsefe birinci kaynaktan okunur. İkinci kaynaktan felsefe okumak
başlangıç için değil, daha ileri düzey içindir. Dahası, ağır felsefe metinleri
üç kere okunur: İlk okuma hızlıdır, genel bir fikir edinmeye yarar. İkinci
okuma, her paragraftaki kavramlara ve argümanlara tek tek odaklanır. Bu aşamada
argümanların “güvenirliği” (soundness: öncüllerin doğru olması ya da olmaması)
değil, “geçerliği” (validity: akıl yürütmenin mantık kurallarına uygunluğu)
incelenir. Çünkü güvenirlik felsefenin değil, görgül (empirical) bilimlerin
alanına girer: 2008’de ABD Başkanı’nın Obama mı Bush mu olduğu; ABD’de daha çok
Arizona ve Alabama’da mı yoksa California’da mı Hispanik ayrımcılığının olduğu;
Osmanlı Padişahının mı yoksa Çin İmparatorunun mu etnik-dinsel kimliklerin
üstünde bir kişilik olduğu vb görgül tartışmalar, argüman geçerliğine etkisi
bulunmayan, felsefe alanı dışında tartışmalardır. Yanlış olduğu söylenen
öncüllerin yeri doğru öncüllerle değiştirilebilir (-ki özellikle tarih
biliminde neyi arıyorsanız ona dair bir örnek bulmak da mümkündür). Eğer
geçerlik noktasında sorun yoksa, akıl yürütme tarzı (kavram ve argümanlar)
bilimin benimseyebileceği bir tarzdır. Sanılanın aksine sadece formel çıkarımcı
(deductive) mantıkla çalışan analitik felsefe değil, spekülatif mantıkla çalışan
diyalektik felsefe de çok kesin “geçerlik” (validity) testlerine tabi
tutulabilir: geçerlik test edilirken, çıkarımda çelişki arandığı gibi
spekülasyonda da kısırdöngünün üstesinden gelen bir “kaldırma” (aufhebung)
aranır.
Üçüncü okuma ise
parçalardan bazılarına takılarak diğerlerinin göz ardı edilmesini önlemek
içindir: paragraflar birbirine bağlanarak metne tam bir hakimiyet kazanılır.
Felsefe okumak ciddiyet ve emek
isteyen bir çalışmadır. Eğer ayaküstü söyleşilerden, aforizma kıvamında
söylentilerden yargılar üretirseniz, bunlar dedikodudan ibaret olacak, Zizek’le
ilgili olmayacaktır. Konferans’tan önce ve sonra yayımlanan yergi yazılarının
bu kurallara uymadan yazıldığı görülmektedir. Öyleyse bir hesaplaşma başlatmak
için öncelikle “birinci kaynağın”, yani Mimar Sinan Konferansı’nın videosunun
ve Türkçe altyazılarıyla çevirisinin elimizde olması gereklidir. Bu amaçla
konferansın tamamı videoya çekilmiş, Türkçe altyazılarıyla çevirisi yapılarak
12 bölüm halinde YouTube’a yerleştirilmiştir ( Part1).
Konferans’tan sonra
yayımlanan ve burada değerlendirmeye alınacak yazılar aşağıda sıralanmış olup
bundan sonra listedeki numaralarıyla anılacaklardır:
1) Nuray Mert, Zizek’ten Yeni İnciler, Milliyet, 31 Ocak 2012
2) Ekrem Kahraman, Slavoj Zizek’çiler Quo Vadis?, Aydınlık, 09 Şubat 2012
3) Ali Duran Topuz, Zizek: Filozofun Reel Politik Hali, Utay, 29 Ocak 2012
4) Filiz Gazi Yazdı, Zizek, Soba Zehirlenmeleri, Silikozis, Bianet, 01 Şubat 2012
5) Sungur Savran, Filozof Meddah, BirGün, 05 Şubat 2012
6) Suat Hayri Küçük, Elveda Zizek…!, BirGün, 05 Şubat 2012
7) Ali Şimşek, Felsefenin Sonu: Seyreltilmiş Filozof Zizek, BirGün, 05 Şubat 2012
8) Prof. Dr. Ali Akay, Zizek’ten Hoşlanırım, ama…, BirGün, 30 Ocak 2012
9) Mustafa Özcan, Memleketten Zizek Geçti, Sendika.Org, 30 Ocak 2012
10) Gün Zileli, İçişleri Bakanı Zizek!, gunzileli.com, 06 Şubat 2012
11) Özgür Topuz, Kibirli Oryantalistler: Auster ve Zizek, Radikal, 01 Şubat 2012
12) Gündüz Vassaf, Zizek’e Not, Auster’e Dipnot, Radikal, 05 Şubat 2012
13) Serdar Turgut, Zizek: Türk Dizileriyle Dünyayı Anlayacağım, Habertürk, 29 Ocak 2012
14) İsmet Berkan, Sahnedeki Pop Filozof: Zizek, Hürriyet, 28 Ocak 2012
15) Yüksel Baysal, Buzdolabında Saklanan Cesetler ve Büyük Yalan, Yeni Dönem, 17 Şubat 2012
16) Zeliha Hatipoğlu, İstanbul Semalarında Zizek… Bir Ben Kaldım Yazmayan…, İktisadiyat, 09 Şubat 2012
17) Ece Temelkuran, An Open Letter to Slavoj Zizek, NewStatesman, 17 Şubat 2012
18) İsmail Halis, Zizek Kafasını Sağa da Sola da Gömmedi!, Dünya Bizim, 13 Şubat 2012
19) (Rapotörün Adı Belirtilmemiş), Zizek: Kurtuluş Komünizmde, Hınıs Haber, 30 Ocak 2012
20) Günseli Ö. Ocakoğlu, Dinleyemeyenler için Zizek ve Bono’dan Ortaya Karışık, Zaman, 30 Ocak 2012
1) Nuray Mert, Zizek’ten Yeni İnciler, Milliyet, 31 Ocak 2012
2) Ekrem Kahraman, Slavoj Zizek’çiler Quo Vadis?, Aydınlık, 09 Şubat 2012
3) Ali Duran Topuz, Zizek: Filozofun Reel Politik Hali, Utay, 29 Ocak 2012
4) Filiz Gazi Yazdı, Zizek, Soba Zehirlenmeleri, Silikozis, Bianet, 01 Şubat 2012
5) Sungur Savran, Filozof Meddah, BirGün, 05 Şubat 2012
6) Suat Hayri Küçük, Elveda Zizek…!, BirGün, 05 Şubat 2012
7) Ali Şimşek, Felsefenin Sonu: Seyreltilmiş Filozof Zizek, BirGün, 05 Şubat 2012
8) Prof. Dr. Ali Akay, Zizek’ten Hoşlanırım, ama…, BirGün, 30 Ocak 2012
9) Mustafa Özcan, Memleketten Zizek Geçti, Sendika.Org, 30 Ocak 2012
10) Gün Zileli, İçişleri Bakanı Zizek!, gunzileli.com, 06 Şubat 2012
11) Özgür Topuz, Kibirli Oryantalistler: Auster ve Zizek, Radikal, 01 Şubat 2012
12) Gündüz Vassaf, Zizek’e Not, Auster’e Dipnot, Radikal, 05 Şubat 2012
13) Serdar Turgut, Zizek: Türk Dizileriyle Dünyayı Anlayacağım, Habertürk, 29 Ocak 2012
14) İsmet Berkan, Sahnedeki Pop Filozof: Zizek, Hürriyet, 28 Ocak 2012
15) Yüksel Baysal, Buzdolabında Saklanan Cesetler ve Büyük Yalan, Yeni Dönem, 17 Şubat 2012
16) Zeliha Hatipoğlu, İstanbul Semalarında Zizek… Bir Ben Kaldım Yazmayan…, İktisadiyat, 09 Şubat 2012
17) Ece Temelkuran, An Open Letter to Slavoj Zizek, NewStatesman, 17 Şubat 2012
18) İsmail Halis, Zizek Kafasını Sağa da Sola da Gömmedi!, Dünya Bizim, 13 Şubat 2012
19) (Rapotörün Adı Belirtilmemiş), Zizek: Kurtuluş Komünizmde, Hınıs Haber, 30 Ocak 2012
20) Günseli Ö. Ocakoğlu, Dinleyemeyenler için Zizek ve Bono’dan Ortaya Karışık, Zaman, 30 Ocak 2012
Öncelikle böyle yergi
ağırlıklı bir eleştiri fırtınası, Zizek’in düşüncelerinin -bir- önemli etki
yarattığını, -iki- belli çevrelerde ciddi “sorun” olduğunu göstermektedir.
Zizek’in
Konferans’tan önce de sorun olmaya başladığını, 3 Şubat 2011 tarihli Taraf
Gazetesi‘nde yayımlanan “Arap Devrimci Ruhundan Neden Korkuyoruz” yazısında
iki paragrafın sansürlenmesinde görüyoruz. Orijinali The Guardian’da yayımlanan
makalenin sansürlenen 4. ve 5. paragrafları, “Ilımlı İslam” doktrinine karşı en
güçlü argümandır: Bu paragraflarda Zizek, köktendinci islamcılığın Ilımlı
İslam’a göre sınıf siyasetine daha yatkın olduğuna, Taliban’ın topraksız
köylüleri başarıyla harekete geçirdiğine işaret eder. Öyleyse Pakistan liberal
demokratları ve ABD, Taliban’ın elinden bu kozu almak için neden feodalite
karşıtı politikalar üretememektedir? Bu soru tabii ki ilginç değildir. Asıl
ilginç olan, bu soruyu New York Times vb gazetelerin sağ yorumcularının sorması
ve politikacılara topraksız köylülere yönelik politikalar uygulamaları
gerektiğini söylemeleridir. Burada sağ yorumcuların çözüm önerisi değil,
denklemi (sorulan soru) hatalıdır: tartışmaların bu hatalı denklem çevresinde
dönüp dolaşması, asıl üzerinde konuşulamaz olan şeyi, yani feodalite ve liberal
demokrasi arasındaki doğal ittifakı ispatlamaktadır. Afganistan 40 yıl önce
laik bir Devlete ve güçlü bir komünist partiye sahipken, laik-solun (sınıf
siyasetinin) ortadan kaldırılmasıyla doğan boşluğu kimlik siyaseti, yani
ılıman/köktendinci ikilemi doldurmuştur. Görüldüğü gibi Taraf’ın sansürlediği
paragraflar makalenin fünyesidir ve bugün Türkiye’de her solcunun altına imza
atması gereken sınıf siyaseti çerçevesinde bir ideoloji çözümlemesidir. Her ne
kadar BirGün Gazetesi ve soL Haber Portalı bu sansür olayını haber verdilerse
de, sansürün anlamı üzerine -nedense- hiçbir değerlendirme yapmadan sadece
sansürlenen paragrafların kuru bir çevirisini yayımlamakla yetindiler.
Konferansın ilk 40 dakikası
Taraf sansüründen sonra ama Konferans’tan önce, Radikal’in söyleşisi ve Nuray Mert’in bu söyleşiye dayanarak Zizek’e “Oryantalist” yakıştırması gündeme geldi. Mert’e, kullandığı kaynakta sorun olabileceğini, Zizek’in muhtemelen farklı bir argüman kullanmış olduğunu bildirdim ve 28 Ocak’taki Konferansa gelmesini, “Oryantalizm” ve “Yeni-Osmanlıcı” yakıştırmalarını kendisiyle yüz yüze tartışabileceğini yazdım. Konferans’tan önce Otelde Profesörü ziyaret ederek Taraf sansürünü, Radikal söyleşisini ve Türk Basınında hakkında çıkan yazıları derleyen, kritik noktalara ingilizce açıklamalar yazdığım bir dosya verdim. Profesör Cuma gecesi bu dosyayı dikkatle çalışmış olmalı ki konuşmasının ilk 40 dakikasını bu konulara ayırdı. Nuray Mert ise muhtemelen konferansı izlemeye gelmedi ve yine kendi deyimiyle “gazetelere yansıyanlardan” -bu kez Hürriyet’teki söyleşiden- hareketle zehir zemberek bir yazı yazdı (1). Uyarımı da şöyle yanıtladı: “eğer Zizek tahrif ve sansür edildiğini düşünüyorsa, itiraz etmek ona düşer. Ben gazeteler vasıtasıyla bizlere yansıyan görüşleri üzerine düşündüklerimi yazmaya devam etmek istiyorum”. Bir öğrenci düşünün, kopya çekmiş, üstelik yanlış ödevi kopyalamış, “kaynağın sorunlu” diyorsunuz, o da “beni ilgilendirmez, bunu kopya çektiğim kişiye anlat” diyor. Böyle bir yanıt, bir aydın, yazar, gazeteci için ciddiyetin bittiği yerdir. Geçelim.
Taraf sansüründen sonra ama Konferans’tan önce, Radikal’in söyleşisi ve Nuray Mert’in bu söyleşiye dayanarak Zizek’e “Oryantalist” yakıştırması gündeme geldi. Mert’e, kullandığı kaynakta sorun olabileceğini, Zizek’in muhtemelen farklı bir argüman kullanmış olduğunu bildirdim ve 28 Ocak’taki Konferansa gelmesini, “Oryantalizm” ve “Yeni-Osmanlıcı” yakıştırmalarını kendisiyle yüz yüze tartışabileceğini yazdım. Konferans’tan önce Otelde Profesörü ziyaret ederek Taraf sansürünü, Radikal söyleşisini ve Türk Basınında hakkında çıkan yazıları derleyen, kritik noktalara ingilizce açıklamalar yazdığım bir dosya verdim. Profesör Cuma gecesi bu dosyayı dikkatle çalışmış olmalı ki konuşmasının ilk 40 dakikasını bu konulara ayırdı. Nuray Mert ise muhtemelen konferansı izlemeye gelmedi ve yine kendi deyimiyle “gazetelere yansıyanlardan” -bu kez Hürriyet’teki söyleşiden- hareketle zehir zemberek bir yazı yazdı (1). Uyarımı da şöyle yanıtladı: “eğer Zizek tahrif ve sansür edildiğini düşünüyorsa, itiraz etmek ona düşer. Ben gazeteler vasıtasıyla bizlere yansıyan görüşleri üzerine düşündüklerimi yazmaya devam etmek istiyorum”. Bir öğrenci düşünün, kopya çekmiş, üstelik yanlış ödevi kopyalamış, “kaynağın sorunlu” diyorsunuz, o da “beni ilgilendirmez, bunu kopya çektiğim kişiye anlat” diyor. Böyle bir yanıt, bir aydın, yazar, gazeteci için ciddiyetin bittiği yerdir. Geçelim.
Zizek “oryantalist”
ve “Osmanlıcı” eleştirilerini yanıtlarken, önce birbiriyle yer değiştirebilir
(aynı düzeyde duran) örnekler verdi. Ulus Devlet öncesi için dinsel çatışma
örnekleri (Hıristiyanlık; Musevilik; İslam), Ulus Devletin belirmesi sürecinde
etnik çatışma örnekleri (Yunan; Fransız; Türk, Sloven; Sionizm vb) verdi. Her
dinsel kimliğin benzer ayrımcı, dışlayıcı refleksler ve şiddet üretebildiğini,
Ulus Devletin belirmesi ile de her etnik kimliğin aynı korkunç deneyimlerin
faili olabildiğini örneklerle gösterdi ve bu örneklerden hareketle, belirli bir
din ya da etnisite hakkında tartışmaktan vazgeçilerek tartışmanın bir üst
soyutlama düzeyine, ideoloji eleştirisine “kaldırılması” ve “Etnik ve
Dini aidiyetlere dayanmayan bir Devlet yapısının icat edilmesi” gerektiğini
defalarca ifade etti (Part2/0255-0303; 0324-0335; 0432-0442; 0453-0512;
Part3/0506-0516; Part4/0000-0010; Part12’nin tamamı).
Öyleyse
Konferans’tan önce Zizek’i alkışlayan İslamcı basının Konferans’tan sonra neden
sus pus olduğunu çok açık değil mi? Zizek’i bu kez doğru anladıkları ya da
izleyenlerin doğru anladığını düşündükleri için… Öyleyse Konferansın bizzat
simültane çevirisini yapan Sungur Savran neden hala Zizek’in Osmanlı’yı
övdüğünü iddia ederek ona Osmanlı vahşeti ve kazıklı Voyvoda hakkında kitaplar
okumasını salık veriyor (5/prgf6)? Sungur Savran’ın bu itirazına Zizek’in şöyle
yanıt vereceği çok açık değil mi: Tabii ki Osmanlı sömürgeciydi (daha doğrusu
talancıydı, yani daha da geriydi), Slavlara işkence etti ama din düşmanlığı
nedeniyle değil, işgale ve talana direndikleri için. Ama diyelim ki Osmanlı’nın
işgal ve talanına İslamcı (ideolojik) bir baskı da eşlik ediyordu: öyleyse
Sungur Savran’ın itiraz ettiği örneğin de diğer örneklerle aynı düzeyde
durduğu, “yer değiştirebilir” olduğu, dolayısıyla aynı “kaldırma” ile “Etnik
ve Dini” kimliklerin yine her durumda şiddet ürettiği ve bunu aşan bir
siyaset yapılması gerektiği gösterilmiş olmuyor mu? Sungur Savran’ın şikayet
ettiği “ilkokul çocuğu düzeyi” (5/prgf8), ancak “kötülük” böyle formüle
edilirse aşılabilir: Vicdani (moralistic) yargı ile ahlakbilim (ethics)
arasındaki fark budur ve gerçekten de ilkokul çocuğu naif vicdani yargıları
yetişkinlerden daha iyi sınama yeteneğine sahiptir.
Sungur Savran,
Zizek’in “Araplara ve Kürtlere, Türkiye’nin bölgedeki üstün rolünü ve bu
sayede ABD’nin bölgeyi evcilleştirmesini kabul etmelerini” önerdiğini
yazmış (5/prgf8). Sungur Savran’ın bu iddiası gerçekdışıdır, Zizek kesinlikle
böyle bir şey söylememiştir. Bu nedenle Savran lehine bu satırları atlayarak,
paragrafın sonundaki “ilkokul çocuğu” eleştirisini 6.prgf’ta itiraz ettiği
hususlara bağlayarak okumalıyız.
Suat Hayri Küçük,
Zizek’in “Ermeni soykırımını, zamanın ruhuyla ve Jön Türklerin Avrupa’dan
taşıdığı akıl ve ideallerle açıklayıp kabul edilebilir bir zaaf olarak tarihe
terk edilmesini ima” ettiğini iddia ediyor (6/prgf7). Bu iddia da
gerçekdışıdır: Zizek imalarla konuşmaz ve özellikle bu husustaki argümanı çok
açık ve kesindir: Suçun “kabul edilemezliği” ile suçun “inkar edilemezliği”
birbirinden çok farklı kavramlardır. Zizek, suçun -soykırım ya da değil- her
durumda kabul edilemez olduğunu, tam da bu nedenle suçların “inkar edilebilir”
ve “inkar edilemez” suçlar olarak ayrılmaması gerektiğini, her suçu ispat etme
hakkının korunması gerektiği gibi, inkar etme hakkının da korunması gerektiğini
söylemektedir (Part2/0046-0139).
Suat Hayri Küçük’ün
aynı paragrafta (6/prgf7) “hiç de enteresan değildir” dediği husus ise bilakis
solcuların bugün tam da en çok üzerinde durmaları gereken konudur: kurumsallaşmış
dinler nasıl oluyor da egemen sınıfların kapma aygıtları oluyor?Solcular ha
bire din bezirganlığı örneklerini anlatadursunlar, kitleler neden bir türlü
ikna olmuyor? Neden kıyameti ya da öbür dünyayı hayal etmek bu dünyayı
değiştirmekten daha cazip? Yanıt, Küçük’ün sandığı kadar basit olsaydı, konu
eğer sadece bir “bilinçlenme” ve sesini duyurma meselesi olsaydı, dünya çoktan
sömürenlerin başına yıkılırdı. Ama öyle olmadığı için “ideoloji kuramı”
yapıyoruz.
Vico, Ranke,
Althusser ve tarihsel materyalizm
Aydınlanma geleneğine sahip çıkan her solcu kuşkusuz Zizek’in etnisite ve din dışı siyaset (Devlet) önerisine -lafta da olsa- katılacaktır. Öyleyse yukarıda dizdiğim sol cepheden gelen yergilerde (3; 4; 5; 6; 7; 8; 9;10) nasıl oluyor da Zizek’in bu kadar açık seçik anlattığı bu ders gözden kaçıyor? Bu tuhaflığa açıklama getirmeden önce, Zizek’in ait olduğu düşünce geleneğine dair temel hususları not etmekte yarar var:
Aydınlanma geleneğine sahip çıkan her solcu kuşkusuz Zizek’in etnisite ve din dışı siyaset (Devlet) önerisine -lafta da olsa- katılacaktır. Öyleyse yukarıda dizdiğim sol cepheden gelen yergilerde (3; 4; 5; 6; 7; 8; 9;10) nasıl oluyor da Zizek’in bu kadar açık seçik anlattığı bu ders gözden kaçıyor? Bu tuhaflığa açıklama getirmeden önce, Zizek’in ait olduğu düşünce geleneğine dair temel hususları not etmekte yarar var:
Görgül dünyadan
verdiğiniz örnekleri “kaldırarak” ideolojinin kuramına geçtiğinizde, aynı
düzeydeki soyutlamalar alanında düşünmeye başlarsınız: Bir “toplumsal oluşumu”
belirleyen temelde üç alan vardır: -1- üretim/tüketim ilişkileri, -2- siyaset,
-3- ideoloji. Birincisi ne kadar krize girerse girsin, siyasetin ideolojisi ve
ideolojinin siyaseti, daha ileri (Suat Hayri Küçük bu kavram üzerine kafa
karışıklığı yaşamamalıdır (6/prgf7): “ileri”, daha eşitlikçi ve özgürlükçü anlamındadır)
bir toplumsal oluşumun ortaya çıkmasına engel olabilir. Althusser’e göre bu üç
alandan hiçbiri diğerini doğrudan belirlemez, aralarındaki ilişki daha çok
birbiri içinde dönerek birbirlerine her yönde etkiyebilen disklere benzer.
Ekonomik krizlerin ve artan sefaletin komünist bir devrime yol açmak yerine
faşizm felaketine yol açtığı deneyimler, Avrupa Marksizmini ideoloji kuramı
üzerine çalışmaya itmiştir. Tarihsel süreçlerin her üç alanda da eş fazda
ilerleme getirmediği, bilakis faz farkından doğan iç çelişkilerin Tarihsel
gelişmenin motoru olduğu, belli bir konjonktürde ilerici olan unsurların başka
bir konjonktürde gerici nitelik kazandığı (ya da tersi), Tarihsel Materyalist
kavrayışın başvurduğu formüllerdir (Part3: 5:15-5:40). Örneğin Ortaçağ
feodalitesinde ideolojik aygıtların etkinliği bir Spartaküs ayaklanmasına
olanak vermez, üretim ilişkileri daha gelişmiştir
(daha dolayımlı ve karmaşıktır) ancak özgürlük ve eşitlik taleplerinde ideoloji daha geridir. Ortaçağ’da İngiltere tam anlamıyla feodaliteyi yaşamadığı için daha geridir, ancak 1215 sonrasında bu durum avantaj haline gelir. Tarih motorunun nasıl çalıştığı üzerine ilk kafa yoran Vico, model olarak ilerleme ve gerileme süreçlerinin peşi sıra birbirine zemin hazırladığı spiral bir yörünge önermiştir. Spiral yörüngenin her noktasında, başka bir tarihsel aşama bazı bakımlardan ileride, bazı bakımlardan geride görünecektir. Ve yine Ranke’ye göre tarihçi önce bu spiral yörünge içinde konumlandırmasını hatasız yapmalı, incelediği dönemde yaşayan bir gözlemci gibi olgulara bakmalıdır (zeit geist). Burada ünlü kırkayak metaforu çok isabetlidir: kaygan bir zeminde yukarı tırmanan böceğin hem ayakları hem gövdesi aynı anda ilerleyemez, gövde ilerlediğinde bazı ayaklar geridedir, diğerleri ilerlediğinde öbürleri geridedir, hatta böcek bazen olduğu gibi geri yuvarlanabilir ve başka bir yoldan tırmanışa geçer. Benzer şekilde 18.yy için liberalizm ilerici bir ideoloji iken, 21.yy için gericidir; Osmanlı’nın Ortodoksluğa karşı hoşgörüsü, ondan sonra gelen teokratik Yunan Ulus Devleti’ne kıyasla ileridedir, ama Osmanlı’nın bu hoşgörüyü göstermesi, Osmanlı’daki üretici güçlerin geriliği sayesindedir (Part1: 8:25-9:05).
(daha dolayımlı ve karmaşıktır) ancak özgürlük ve eşitlik taleplerinde ideoloji daha geridir. Ortaçağ’da İngiltere tam anlamıyla feodaliteyi yaşamadığı için daha geridir, ancak 1215 sonrasında bu durum avantaj haline gelir. Tarih motorunun nasıl çalıştığı üzerine ilk kafa yoran Vico, model olarak ilerleme ve gerileme süreçlerinin peşi sıra birbirine zemin hazırladığı spiral bir yörünge önermiştir. Spiral yörüngenin her noktasında, başka bir tarihsel aşama bazı bakımlardan ileride, bazı bakımlardan geride görünecektir. Ve yine Ranke’ye göre tarihçi önce bu spiral yörünge içinde konumlandırmasını hatasız yapmalı, incelediği dönemde yaşayan bir gözlemci gibi olgulara bakmalıdır (zeit geist). Burada ünlü kırkayak metaforu çok isabetlidir: kaygan bir zeminde yukarı tırmanan böceğin hem ayakları hem gövdesi aynı anda ilerleyemez, gövde ilerlediğinde bazı ayaklar geridedir, diğerleri ilerlediğinde öbürleri geridedir, hatta böcek bazen olduğu gibi geri yuvarlanabilir ve başka bir yoldan tırmanışa geçer. Benzer şekilde 18.yy için liberalizm ilerici bir ideoloji iken, 21.yy için gericidir; Osmanlı’nın Ortodoksluğa karşı hoşgörüsü, ondan sonra gelen teokratik Yunan Ulus Devleti’ne kıyasla ileridedir, ama Osmanlı’nın bu hoşgörüyü göstermesi, Osmanlı’daki üretici güçlerin geriliği sayesindedir (Part1: 8:25-9:05).
Bu ileri-geri
meselesi anladık deyip bir kenara atılmaması gereken, sadece tarih kuramı
bakımından değil, şimdiki zamanda işleyen ideolojik dinamikleri (nevrozlar
gibi) kurduğu için ideoloji kuramı bakımından da çok önemli bir meseledir: bir
yeni-osmanlıcı ya da neo-liberal ile konuşmak için önce böyle bir çözümleme
yapmak gerekir: neo-liberale gericiliğini göstermek için 18.yy liberalizminin
ilericiliğini, neo-osmanlıcıya gericiliğini göstermek için Osmanlı’nın o zaman
için ileri unsurlarını saptamak gerekir. Bu yöntem, hasımla önce empati kurmak
gerekir şeklinde naif bir öneri gibi anlaşılmamalıdır. Bilakis bu yöntem
argüman kurmak ve tartışma üretmek için gereklidir. Zizek bunu yapmaktadır:
Bazen “kaldırma” öncesi “yer değiştirebilir” örnekler verirken çok uzun
parantezler açar. Eğer uyukladıysanız argümanı kaçırıp bu parantezlerden hareketle
Zizek’in asıl söylediğinin tam tersini söylediğini sanabilirsiniz. Şimdi
listedeki yazılara dönelim:
İsmail Halis’in
yazısı (18) bir istisna olarak Zizek’i doğru anlatmış: “kafasını gömmemiş adam”
derken felsefeci olarak Zizek’in görevini doğru yaptığını, ideolojik kilitleri
açmakla uğraştığını ve kimseyi memnun etmek zorunda olmadığını ifade ediyor.
Ali Şimşek’in
yazısı (7), yapıbozumcu gelenek ve postmodernizm hakkında doğru tespitler
içeriyor. Ancak yapıbozumcu geleneği, Eleştirel Kuram’ı ve Zizek’i hatalı
konumlandırdığını, karşı kampları ayırdedemediğini düşünüyorum. Kampları
birbirinden ayırmak için iki ana eksen önereceğim:
Birinci Eksen:
İdeoloji Eleştirisi: Freud etkisinin SSCB’ye kadar uzandığı 1920’lerde Sovyet
Devrimciler (Lunacharsky, Kollontai, Vera Schmidt) ekonomik ve siyasal devrime
kültürel ve daha da önemlisi pedagojik ve psikolojik devrimin de eşlik etmesi
gerektiğini gördüler, bu amaca uygun bir eğitim ve cinsiyet rejimini
yasalarıyla ve kurumlarıyla tasarlamaya çalıştılar. 1930’a gelindiğinde bu
girişimler bir anda sona erdi ve devrim öncesi otoriter aile yapısı ve
geleneksel pedagojiye geri dönüldü. Daha sonra bu kez Avrupa Marksist
düşünürleri Büyük Buhran’nın neden komünist devrime değil de faşizme yol açtığı
bilmecesini çözmeye çalışırken ideoloji kuramı ve kitle psikolojisi üzerine
çalışmaya başladı. Reich; F.O.; Althusser, her ne kadar aralarında büyük
farklar olduğuna dair itirazlar gelecekse de, hepsi aynı bilmeceye yanıt arıyor
ve hepsi son kertede aydınlanma geleneğine ve devrimci tasarıya sahip
çıkıyordu. Bu eksen 1970’lerde koptu. Sonra Zizek geldi. Zizek, bu eksenin sesi
duyulan son üyesidir.
İkinci Eksen:
Yapıbozumcu gelenek: II. Dünya Savaşı travması Avrupa entelektüel çevrelerinde
şartlı refleksler ve ad-hoc siyaset kuramları doğurdu. Arendt, Rorty, Bauman,
insan aklının insancıl siyaset üretebileceğine artık güvenilemeyeceği görüşüyle
akılcılığı ve aydınlanmayı mahkum etti. Belirlenimciliğin ve pozitivizmin
eleştirisiyle bu kampanya genişledi, dil felsefesi desteği ile yapıbozumculuğa
ve postmodernizme uzadı, 80’lerden sonra neo-liberalizme eklemlendi.
İkinci eksen solda
derin yarılmalar meydana getirdi. Ali Şimşek’in iddiasının (7/prgf1) tersine,
Zizek’in bütün çalışması, ikinci kampa karşı birinci kampın felsefi silahlarını
baştan kurmaktır. Bu uzun ve zor bir iştir: Birinci eksenin kopmasından bu yana
yapıbozumcu gelenek bir nesil yetiştirmiş, bu insanlar bugünün neo-liberal;
liberal-sol; anarşist-sol vb intelijensiyalarını oluşturmuş, ideolojik/simgesel
evrenin köşebaşlarını tutmuş durumdadırlar.
Zizek yapıbozumun
argümanlarını değil, sadece yöntemini – o da kısmen – kullanır: Yapıbozum,
“büyük anlatıyı” (düzeni bütün olarak değiştirmeyi hedefleyen söylemleri)
totolojiye sürükleyerek dağıtmayı ve riyakar (cynical) alaya almayı hedefler.
Bu operasyonuyla, düzeni yeniden üreten bilinçdışı ideolojik pratikleri
olumlar. Zizek ise “büyük anlatı” ile değil, ideolojik pratiklerle uğraşır.
Zizek’in bu Althusser’ci alerjiyi yeniden sahiplenmesi onu yapıbozumcudan kesin
olarak ayırır. Yapıbozumcuyla başa çıkmanın ilk kuralı, önce onun geldiği yere
kadar gerilemeyi kabul etmektir, çünkü bir ideoloji olarak büyük anlatıyı zaten
koruyamazsınız. Sonra onun durduğu yerde diyalektiği başlatmaktır. Zizek,
yapıbozumcunun totolojik riyakar çıkmazında dolaylıca ve işgüzarca olumladığı
görüngüyü (Lacan “gerçeklik”) arızalı bir Bütünlük (Hegel “Totality”) olarak
ele alır ve arıza çıkaran unsurların (belirti; symptom) nasıl bir düşlemin
(Lacan “fantasy”; Hegel “yadsıma”) türettiği keyif (enjoyment) güdümünde
katlanılır hale geldiğini göstererek bu keyfin müstehcenliğini ortaya koyar.
Böylece özneyi, düşlemini katetmeye (Lacan “traverser”; Hegel “kaldırma”)
zorlar. Zizek’in atölyesi Althusser, alet çantası Lacan, yöntemi Hegel’dir.
Felsefe dünyasında yapıbozumcu geleneğe karşı Zizek’ten daha etkili bir silah
gelmemiştir.
Yukarıdaki
açıklamalardan, ironi ve riyakarlığın (cynicism) karşı köşelere konması
gerektiği de çıkar: Zizek ironiyi “kaldırma” için kullanır, yapıbozumcu ise
spekülasyon (“kaldırma”) yapmadığı için riyakardır (cynical). Zizek’in
olabilecek en riyakar hali olsa olsa Şimşek’in şikayet ettiği Dubai Oteli
örneğidir.
Dolayısıyla Ali
Şimşek’in iddiasının aksine (7/prgf1), Derrida Zizek’in tam karşı köşesinde
durmaktadır. Zizek “ötekinin sesini ortaya çıkarmayı” değil, bilakis
“İstisnayı”, “farkı”, özgünlük iddiasında olan her örneği birbirine kırıp,
bunların “yer değiştirebilirliğini” gösterip, bunların yerine daha
kapsayıcı evrensel normlar yerleştirmeyi önerir.
Yine Ali Şimşek’in
iddiasının (7/prgf2) tersine, Zizek Lacan’cı Gerçeğin siyaset felsefesindeki
yeri bakımından bir “imkansızlık kabulu” içinde değildir. Ayrıca ha bire
kaçan, “Gerçek” değil, öznedir. Bilakis sözün bittiği, fantezinin katedildiği
noktada ideolojik kilit açılmış, belli bir soruna dair tutarlı siyasi proje
üretilebilir olmuştur. Lacancı kavramlar ancak belli bir sorun/belirti
bağlamında çözümleme aracı olan kavramlardır.
Ali Şimşek Zizek’in
Hegel gibi hayırlı son gösterdiğini (teleological) söylerken de y
anılmaktadır. Yukarıda açıkladığım üzere Zizek sadece Hegel’in yöntemini benimsemiş olup Hegelci telosla ilgilenmemektedir ve bu noktaya Konferans’ta da değinmiştir (Part11/0053-0125): “Önümüzde büyük yol ayrımları var, bizden bağımsız kendi yolunda ilerleyen ve bizi daha iyi yerlere götürecek bir Tarih treni içinde bulunduğumuza inanmıyorum, durum çok farklı olasılıklara açıktır ve insanlar yapacakları ya da yapmayacaklarıyla büyük felaketlere ya da farklı sonuçlara yol açabilirler, komünizm tam da bu nedenle gereklidir”.
anılmaktadır. Yukarıda açıkladığım üzere Zizek sadece Hegel’in yöntemini benimsemiş olup Hegelci telosla ilgilenmemektedir ve bu noktaya Konferans’ta da değinmiştir (Part11/0053-0125): “Önümüzde büyük yol ayrımları var, bizden bağımsız kendi yolunda ilerleyen ve bizi daha iyi yerlere götürecek bir Tarih treni içinde bulunduğumuza inanmıyorum, durum çok farklı olasılıklara açıktır ve insanlar yapacakları ya da yapmayacaklarıyla büyük felaketlere ya da farklı sonuçlara yol açabilirler, komünizm tam da bu nedenle gereklidir”.
Suat Hayri Küçük’ün
Zizek’in (Part6/0000-0115) resim örneğine dair yazdıkları (6/prgf3) tamamen
hatalıdır: Suat Hayri Küçük, resim örneğinde Zizek’in Marksist bir metafor
kullandığını sanmıştır, oysa tam tersine Zizek burada Dinci evren anlayışına
dair bir metafor vermekte, bundan nefret ettiğini söyleyerek devamında bunu
Marksist-Hegelci diyalektikteki “Arızalı “Bütünlük” kavrayışının karşısına
koymaktadır (Part6 tamamı). Küçük, ayrıca “Marksist Bütünlük” kavramı hakkında
kendi yanlış fikirlerini de, Zizek’i ters anlaması sayesinde açık etmiştir:
Özellikle yapıbozumcuyla konuşurken bu hatanın üzerinde hassasiyetle
durulmalıdır, çünkü yapıbozumcu gelenek, “Arızalı Bütünlük” ve “Uyumlu
Bütünlük” ayrımını gözardı ederek, tüm bütünlüklü (holistic) düzen
kavrayışlarını teolojik ve teleolojik (ya da Zizek’in belirttiği gibi
“totaliter” Part5/0145-0225) oldukları gerekçesiyle reddetmektedir. Oysa
teolojik “Uyumlu Bütünlük” kavrayışından Hegelci “Arızalı Bütünlük” kavrayışına
geçiş, felsefe tarihinde Kartezyen Devrimden sonraki en büyük devrimdir.
Küçük’ün bu hatası
çeviriden de kaynaklanmış olabilir. Acaba Sungur Savran Part6’da Zizek’in
önemle üzerinde durduğu bu “Bütünlük” kavrayışları arasındaki farkı dinleyiciye
aynen vermiş midir? Çünkü Zizek’in konuşmasındaki 70 dakikanın (Part5-Part11)
belkemiği olan bu husustan Savran da yazısında hiç bahsetmemiştir (5).
Suat Hayri Küçük
yine yanılgıyla Zizek’in “post ideolojik toplum kavramsallaştırması” yaptığını
söylemektedir (6/prgf8). Ancak Zizek tam tersini yapmıştır: Zizek, postmodern
cephenin ideolojilerin aşıldığı iddiasını reddeder, düzeni olumlayıcı egemen
ideolojinin farklı bir formatta işlemeye devam ettiğini ve bu ideolojinin
Küçük’ün özlemle aradığı devrimci ideolojiyi bastırdığını anlatmaktadır (Part8
sonu ve Part9).
Yardımcı olmak
bakımından, Hegel geleneğine bağlı bir felsefeciyi okurken dikkat edilmesi
gereken şu hususu not etmeliyim: Bu gelenekte eleştirilen doktrinin karşısına
doğrudan ve görgül örnekler koyularak eleştiri (critics) yapılmaz. Doktrin,
kendi kriterlerinin sonuna varıncaya kadar “ilerletilir”, onun kendi
standartlarında varabileceği son nokta modellenir ve bu son noktada doktrinin
kendi varsayımlarını/iddialarını karşılayamadığı gösterilir. Bu yönteme “içkin
eleştiri” (critique; immanent critique) denir. Vicdani eleştirilere (moralistic
critics) karşılık, “içkin eleştiri” (ethics) yöntemi böyle çalışır.
Part8 ve Part9’da
görüleceği üzere Zizek, Londra vb isyanlardan verdiği örneklerle “ideolojilerin
sonu” doktrinini varacağı son noktaya taşımakta ve modellemektedir.
“İdeolojilerin sonu” doktrini her ne kadar 90’larda sınıf siyasetinin sona
erdiğini, liberal piyasa ekonomisinin refahı yayacağını, daha eşit, demokratik
bir dünya kuracağını ve tarihin sonuna varıldığını iddia etse de, bu
varsayımlar kendi kriterleriyle bugün vardığı noktada çökmüştür. Londra
ayaklanmaları bu varsayımların çöktüğüne bir model-örnektir: sınıf ideolojileri
daha isabetli ve daha işlevli oldukları için değil, öncelikle 90’ların bu
doktrinleri, kendileri arızalı oldukları için kendi varsayımlarını
gerçekleştirememiştir.
Bu “ilerletme”
yöntemine bir diğer örnek de, özgün kültürel değerlerin korunması şeklindeki
“çokkültürcülük” (multiculturalism) hakkında verilebilir: Çokkültürcülük,
ırkçılığı pekiştirerek keyif türettiği için çok tehlikelidir. Çünkü özgünlüğün
övülme mantığı ile yerilme mantığı arasında bir fark yoktur (her an yer
değiştirebilirler). Kimlik siyasetinin son noktasında aşırı sağ “hamburger
yemektense kızarmak daha iyidir” (Part4/0423-0535) diyebilir ve kimlik
siyasetinde kilitlenmiş solcuyla aynı kampa yazılabilir. Çokkültürcülük,
çokuluslu sermaye düzeninin her an ırkçılığa, ayrımcılığa eğilebilen kültürel
mantığıdır. Dolayısıyla solcular hamburger yemekten değil, folklorik değerleri
yüceltmekten, etnik siyaset yapmaktan daha çok kaçınmalıdır. Laz fıkralarındaki
gibi ırkçılığın son noktaya kadar “ilerletilmesi” de, asıl müstehcen
dışlayıcı/ayrımcı ideolojik fantezileri dağıtmanın bir yoludur.
Prof Ali Akay
(8/prgf3), gelişmekte olan ülkelerde psikanalize fazla ilgi gösterilmediği ve
buralarda doğu tipi ruhani yaklaşımların daha popüler olduğu gerekçesiyle
Zizek’in psikanaliz ile sanayi kapitalizmini ilişkilendiriyor olabileceğini
iddia ediyor. Zizek’in “bazı yerlerde söylediğini” kaynak göstermeden beyan
ettiği bu sözlerini, İstanbul Konferansı’nda psikanalize girmemiş olmasına
bağlıyor: “genç üniversite öğrencileri psikanalize ilgi göstermeyebilirdi, bu
nedenle psikanalizden çok politik ağırlıklı bir konuşma yaptı…” Zizek’in yakın
bir takipçisi olarak bu sözleri nerede ne zaman söylediğini ben göremedim. Prof
Akay gördüyse doğrudur, ancak referans vermesi gerekirdi. Prof Akay’ın referans
vermeden beyan ettiği bu noktadan hareketle Zizek’in Konferans’ta daha çok ilgi
toplamak için konuşmanın dozunu psikanalizden siyasete kaydırdığını iddia
etmesi ise ciddiyete pek uygun değil.
Zizek’in son
yıllarda psikanalizden çok siyaset konuştuğu doğrudur. Ancak bu Zizek’in
değişmesi ya da psikanalizin popülerliğinin azalması nedeniyle Zizek’in konuyu
kaydırması değil, Prof Akay’ın iddiasının tersine, bugün Zizek hakkında az çok
fikri olan herkesin artık “psikanalizin politik olduğunu” öğrenmiş
olmasındandır. Zira videolar izlendiğinde Part5 ve sonrasının bütünüyle
Lacan’cı formül üzerine oturtulduğu, Part6/0840-0900’da da bu temel formülü
beyan ettiği görülmektedir. Zizek’ten haberdar insanların artık psikanalizin
politik işlevinden haberleri vardır. Bu nedenle Zizek’in 90’lardaki gibi hala
Lacan’ı anlatmaya zaman ayırmasına gerek yoktur. Uygulama ve örnekler artık
daha ilginçtir: Yukarıda belirttiğim gibi Lacan sadece alet çantasıdır, Zizek
Marksisttir ve asıl çalışma alanı Althusser’ci ideolojik pratiklerin
eleştirisidir. Yine bu bağlamda Prof Akay’ın psikanalizin düşüşüne dair tespiti
isabetli, gerekçesi ise hatalıdır: Zizek’e göre (hatta Lacan için de)
psikanaliz, psikolojiden çok sosyolojiye yakın olup Deleuze’ün iddiasının
tersine düzen karşıtı bir eleştiri olarak formüle edilebilir.
Prof Akay’ın
iddiasının tersine Zizek, Deleuze ile Lacan arasında “bir arabuluculuk
işlevi” (8/prgf5) görme çabasında değildir. Zizek’in burada, tam da
Deleuze’ün kendi terimiyle söylersek, asice bir cavlakilik (buggery) yaparak
Deleuze’ün işe yarar tespit ve kavramlarını alet çantasına eklediğini
düşünüyorum: Deleuze’ü bugün anlamlı kılacak olan “sanal gerçeklik” değil,
“sanallığın gerçekliğidir”. “Sanal gerçeklik”, yapay ortamda gerçekliğin taklit
edilmesini ifade ederken, “sanallığın gerçekliği” ise Lacan’cı “Gerçek”
kavramına karşılık gelir ve gerçek etkiler ve sonuçlar doğurur: bir
matematiksel fonksiyonu ve bunun görsel temsilini ele alalım: buradaki biçim
tamamen sanaldır ve Gerçektir. Fonksiyonun görsel
temsili ise onu hiçbir zaman tam olarak karşılayamaz. Görsel temsilde kullandığımız nokta, doğru, eğri, doğrunun sonsuza uzadığını göstermek için uçlarına koyduğumuz ok işaretleri ve bütün bunların oluşturduğu resim Simgeseldir. Benzer şekilde simgesel bir otorite de etkili olabilmek için tam olarak ortaya çıkmamalı, ebedi bir tehdit olarak sanal düzeyde kalmalıdır (Markus Gabriel, Slavoj Zizek, “Mythology, Madness and Laughter: Subjectivity in German Idealism”, Continuum, 2009, 109). Böylece Zizek (8/prgf6), sağcı-bireysel psikanalist Lacancı eksenin gözardı ettiği malzemeleri öne çıkarmış (“Gerçek”; “gerçeklik”), ayrıca Hegel’i de Deleuze ile “saf ayrım”-“halihazırdaki KURUCU kimlik” polemiğine sokarak Hegel’in teleolojisini ayıklayarak yöntemini öne çıkarmıştır. Prof Akay’ın beyanının aksine burada “arabuluculuk” değil “aracı olarak kullanma” vardır: Deleuze’un psikanalize uzak olması, bilakis Zizek’in tam da Deleuze’ün standardı üzerinde isabetli bir iş yaptığını gösterir. Çünkü felsefeci her zaman “açıklayıcı gücü” (explanatory power – Kuhn) daha yüksek kuramlar üretme peşindedir.
temsili ise onu hiçbir zaman tam olarak karşılayamaz. Görsel temsilde kullandığımız nokta, doğru, eğri, doğrunun sonsuza uzadığını göstermek için uçlarına koyduğumuz ok işaretleri ve bütün bunların oluşturduğu resim Simgeseldir. Benzer şekilde simgesel bir otorite de etkili olabilmek için tam olarak ortaya çıkmamalı, ebedi bir tehdit olarak sanal düzeyde kalmalıdır (Markus Gabriel, Slavoj Zizek, “Mythology, Madness and Laughter: Subjectivity in German Idealism”, Continuum, 2009, 109). Böylece Zizek (8/prgf6), sağcı-bireysel psikanalist Lacancı eksenin gözardı ettiği malzemeleri öne çıkarmış (“Gerçek”; “gerçeklik”), ayrıca Hegel’i de Deleuze ile “saf ayrım”-“halihazırdaki KURUCU kimlik” polemiğine sokarak Hegel’in teleolojisini ayıklayarak yöntemini öne çıkarmıştır. Prof Akay’ın beyanının aksine burada “arabuluculuk” değil “aracı olarak kullanma” vardır: Deleuze’un psikanalize uzak olması, bilakis Zizek’in tam da Deleuze’ün standardı üzerinde isabetli bir iş yaptığını gösterir. Çünkü felsefeci her zaman “açıklayıcı gücü” (explanatory power – Kuhn) daha yüksek kuramlar üretme peşindedir.
Bu noktada Zizek’in
Deleuze’le polemik yaratarak ona sahip çıkması ile Batı dünyasındaki göçmen
karşıtı aşırı sağ siyasetin yükselişi ve çokkültürcülüğün iflası üzerine
söylediklerinin çakışmasına da dikkat çekilmelidir: Merkel, Le Pen vb
siyasilerin göçmen karşıtı söylemleri, hem doğru hem de “paranoid” bir
pozisyonda olabilirler (bir paranoidin gerekçeleri doğru olsa da bu onun
paranoid olmadığını göstermez). Benzer şekilde OWS, Tahrir; Puerta del Sol;
Londra hareketlerinde de “schizoid” bir pozisyon bulunabilir. Zizek,
çokkültürcülüğün “schizoid” devrimci nüvenin içini boşalttığını (çünkü
Deleuze’ü düzeltirsek, özne yeterli simgesel donanıma sahip değilse arzu
üretken olmayabilir), bu boşluğu da “paranoid” pozisyonun doldurduğuna dair
örnekler verir ve bu durumun paranoid-şizofren bir yabancı düşmanlığına dönüşme
potansiyeli bulunduğuna işaret eder. Çözüm, hoşgörü söylemlerini bir yana
bırakmak ve evrensel yasalara sahip çıkmaktır.
Kırıkkafa
Çözümlemesi (Schizoanalysis) 1972’den bu yana devrimci sol siyasette etkili bir
malzeme olmayı başaramamışken, şimdilerde çok tartışılan Google’ın yeni
politikası ve “akışkan veri” (fluid/liquid data) üzerine dönen tartışmalar
birilerinin (bilgi-sermayenin) benzer bir çözümlemeyi 40 yıl sonra ve küresel
ölçekte yapmaya başladığını göstermiyor mu? Bu gelişmenin sunacağı
kolaylıkların yanı sıra insanlığa nasıl tuzaklar hazırladığı da giderek daha
çok tartışılacaktır. Bu bakımdan da Zizek’in Deleuze’ü bugün Hegel ile polemiğe
sokarak sahneye çıkarması isabetlidir.
Prof Ali Akay’ın
skolastik diyalektik iddiası da (8/prgf9) sorunlu olup Zizek’e isabet
etmemektedir: Öncelikle Ali Şimşek’le aynı hataya düşmüştür: teleolojik (ve
teolojik) olmayan bir Hegel’ci yöntem kullanılabilir. Prof Önay Sözer tam da bu
kaygıyla “aufhebung” için “aşma” değil “kaldırma” karşılığını kullanır.
“Kaldırma” Hegel’in anlatmak istediğine o kadar uygundur ki, eğer Hegel Türkçe
bilseydi anadilindeki “aufhebung” yerine “kaldırma” sözcüğünü kullanırdı. Kısır
zıtlık kaldırıldığında, nereye kaldırıldığı, daha iyi, daha yukarı, daha ileri
vb olumlu yönde kaldırılıp kaldırılmadığı malum değildir. Unutulmak üzere
arşive kaldırılmış olabileceği gibi üzerinde çalışılmak üzere masaya da
kaldırılmış olabilir. Kaldırma hareketinde belirleyici olan, önceki zıtlaşmanın
artık gündem dışı kalmış olmasıdır. Ancak bunun iyi ve amaçlanan (teleological)
yönde olup olmayacağı özneye bağlıdır. Özne tam inisiyatif sahibidir. Zizek bu
nedenle tarihte “amaçlanmadan ortaya çıkan” ilerici/gerici unsurların başka
konjonktürlerde gerici/ilerici nitelik kazandığını söyler ve buna dair örnekler
verir (Part3/0440-0505). Burada Deleuze’e Hegel aşısı yapmak için bir gerekçe
daha bulabiliriz: kronolojik örneklerin değerlendirilmesinde kullandığımız
mantık kartografiktir.
Sınıf analizi
Sungur Savran Zizek’in, “Arap Baharı’nı eğitimli, varlıklı, Zizek’e ‘ücretli burjuvazi’yi çağrıştıran orta sınıfın” yaptığını söylediğini, benzer şeklide Batı’da da“üniversite okuyan, dikkat ‘eğitimli’, dikkat ‘varlıklı’ orta sınıf çocuklarının artık proleter” olduklarını söylediğini iddia etmektedir (5/prgf13;14;15).
Sungur Savran Zizek’in, “Arap Baharı’nı eğitimli, varlıklı, Zizek’e ‘ücretli burjuvazi’yi çağrıştıran orta sınıfın” yaptığını söylediğini, benzer şeklide Batı’da da“üniversite okuyan, dikkat ‘eğitimli’, dikkat ‘varlıklı’ orta sınıf çocuklarının artık proleter” olduklarını söylediğini iddia etmektedir (5/prgf13;14;15).
Zizek’in böyle
ifadeler kullandığı iddiası gerçekdışıdır. Sungur Savran Zizek’in söylemediği
sözleri söylemiş olduğunu iddia ederek buradan sonuçlar üretmektedir.
Zizek bilakis
üniversite okuyan eğitimli gençlerin, çalışan proleteryadan bile daha çok
yoksulluğa mahkum olduğunu, bu insanların işsiz kalacaklarına daha baştan kani
olduklarını, düzenin bu insanlara iş yaratamaz noktaya geldiğini, Batı’daki bu
kronik işsiz sınıf ile Pekin’de, Afrika kentlerinde “uygar” düzen dışında
yaşayan milyonlar arasında bir kader birliği oluştuğunu, işsiz sınıfın
proleteryanın bile gerisine düşerek kölelik sınırında gezindiğini ifade
etmiştir. Zizek’in burada kesinlikle kullanmadığı “varlıklı” sözcüğünü Sungur
Savran düpedüz kendisi yapıştırmıştır.
Ve haliyle Zizek bu
sınıfı işsiz Proleterya ya da Yeni-Köle sınıfı olarak adlandırmaktadır. Bunun
“Ücretli Burjuvazi” ile uzaktan yakından alakası yoktur. Video izlendiğinde bu
husus apaçık görülebilir: İşsiz Proleterya ya da Yeni-Köle sınıfı
Part6/0911-Part7/0900 arasında açıklanmakta, “Next thing…” diye ayırarak
başladığı Part7/0900-Part8/0300 arasında ise “Ücretli Burjuvazi” kategorisi
açıklanmaktadır.
Sungur Savran
konferansın simultane çevirisini nasıl yapmıştır?! Bu hatalarını derhal
düzeltmelidir. Zizek’i doğru anlamak için salona gelen ve onu dinleyen yüzlerce
insana karşı sorumludur. Simültane çevirinin ses kaydı alınmış mıdır? Eğer
alındıysa bu kaydın video ile karşılaştırılması çok yararlı olacaktır. Ya video
Savran’ın ses kaydıyla tutmayacaktır ya da Savran’ın ses kaydı Savran’ın
yazısıyla tutmayacaktır.
Sungur Savran
Zizek’in “proletaryanın yüksek ücretli katmanlarını ‘ücretli burjuvazi’ ile
bütünleştirdiğini” iddia etmiştir (5/prgf16). Bunun da doğru olmadığı,
Zizek’in böyle bir şey söylemediği, videoda Part7 sonu ve Part8 izlendiğinde
görülecektir. Zizek bilakis bu iki sınıfı birbirinden kesin olarak ayırmak için
bu kategoriyi önermiştir. Zizek bu ayrımı tam da Marksist bir kaygıyla
yapmaktadır: amaç, neo-liberal söylemdeki “orta sınıf” kavramını ortadan
kaldırarak, bu sınıfı marksist anlamda sınıf çelişkileri formülüne dahil
etmektir. Ergin Yıldızoğlu’nun 2011 yazılarında vurguladığı “kendi işini
programlayan” (self-programming) proleterya; “duygulanımsal” (affective)
proleterya gibi yeni kategorilerle “ücretli burjuvazi” kategorisi ilk bakışta
çakışıyor gibi görünse de, Zizek’in belirttiği gibi bildik anlamdaki
“burjuvanın” giderek belirsizleştiği de kuramsal bir sorun olarak ortadadır.
Burjuvanın bu belirsizleşme sürecinin sömürü ilişkilerini de giderek ortadan
kaldırdığı yönündeki sağcı iddialara karşı sol kuramın sağlam argümanlar
üretmesi gerekir. Zizek bu nedenle konuşmasında “ücretli burjuva” kavramını
önermiş, sorunları ortaya koymuş ve bu konuda daha çok çalışma yapmak
gerektiğini de not etmiştir: ücret farkı belirgindir ancak felsefi açıdan
sadece ücret farkının sınıf ayrımını belirleyemeyeceği ortadadır. Zizek bu
nedenle “yazılı olmayan toplumsal uzlaşılardan” (Part8/0055-01
05) sözeder. Kategoriyi daha sağlıklı tanımlayabilmek için nicel değil nitel bir kriter belirlemek gerektiği doğrudur. Zizek’in üzerinde durduğu “ayrıcalıklar”; kategorinin Çin kapitalizmi ile mükemmel uyuştuğu tespiti ve “yazılı olmayan uzlaşılar” kavramından hareketle, ben şöyle bir nitel tanımlama önerebilirim: klasik anlamda burjuva hem sermaye sahibidir, hem de ücretli emeğin çalışmasını örgütler: yani iki işi birlikte yapar: yatırım ve yönetim. Sermaye yoğunlaşmasıyla düzenin krize girmesi ve Finansallaşmanın başlamasıyla bu iki iş birbirinden kopar: yatırımcılar ile yöneticiler, burjuva sınıfının iki farklı fraksiyonu haline gelirler. Karlılığı gözeterek işleri yürütmekle sorumlu yöneticiler “ücretli burjuva” sınıftır ve “kendi işini programlayan” ve “duygulanımsal” proleteryadan bu yönleriyle kesin olarak ayrılırlar.
05) sözeder. Kategoriyi daha sağlıklı tanımlayabilmek için nicel değil nitel bir kriter belirlemek gerektiği doğrudur. Zizek’in üzerinde durduğu “ayrıcalıklar”; kategorinin Çin kapitalizmi ile mükemmel uyuştuğu tespiti ve “yazılı olmayan uzlaşılar” kavramından hareketle, ben şöyle bir nitel tanımlama önerebilirim: klasik anlamda burjuva hem sermaye sahibidir, hem de ücretli emeğin çalışmasını örgütler: yani iki işi birlikte yapar: yatırım ve yönetim. Sermaye yoğunlaşmasıyla düzenin krize girmesi ve Finansallaşmanın başlamasıyla bu iki iş birbirinden kopar: yatırımcılar ile yöneticiler, burjuva sınıfının iki farklı fraksiyonu haline gelirler. Karlılığı gözeterek işleri yürütmekle sorumlu yöneticiler “ücretli burjuva” sınıftır ve “kendi işini programlayan” ve “duygulanımsal” proleteryadan bu yönleriyle kesin olarak ayrılırlar.
Ayrım kesindir, ama
tabii ki belli bir soyutlama düzeyinde geçerlidir. Örneğin, bir şirkette “insan
kaynakları” görevini yürüten psikolog arkadaşımın işe alımlarda uyguladığı
psikoteknik testlerini etik açıdan sorgulamıştım, zira deneysel psikoloji verilerinin
her ne şekilde olursa olsun deneklerin aleyhine kullanılması bilimsel etiğe
aykırıdır. İşe alınma koşulu olarak testleri yanıtlayan ve kişilik
özelliklerini açık etmeye zorlanan adaylar hiç beklemedikleri bir nedenle
reddedilebilirler: ödüle koşul olarak istenen veri, ödüle sahip olmayı
engelleyebilir. Psikolog arkadaş bu eleştiriye önce bir “duygulanımsal”
proleter (affective laborer) kimliği ile yanıt vermişti: “Biz kimin hangi işe
uygun olduğunu tespit ediyoruz, bu çalışana da hizmettir”. “Tabii öyledir, ama
herkese iş varsa…” diye hatırlattığımda da saadede gelip “haklısın, ama
çalıştığım yer özel şirket ve herkese iş bulmak zorunda değil” diye yanıt verdi
ve yaptığı işte etik sorun bulunduğunu dolaylı olarak kabul etti. İşte ikinci
yanıt tam da “ücretli burjuva” kimliği ile verilmiş bir yanıttı ve baskın çıkan
bu kimlik, pratik olarak işleyen ideolojinin dayattığı kimlikti.
Örnekler
çoğaltılabilir. Sungur Savran’ın (5/prgf14;15) burada görmesi gereken husus,
“ücretli burjuva” – “yüksek gelirli proleterya” ayrımın da çok kesin olarak
ortaya konabileceğidir. Ayrım tabii ki kuramsaldır ve soyutlama düzeyindedir.
Zizek de felsefeci olduğu için işi kavram önermek ve kuram üretmektir. “Ücretli
Burjuva” kategorisi de günümüz dünyasını anlamak için işlevsel olabilir.
“Çok iyi Biliyorum,
ama yine de…”
Zizek yine de insaflı davrandı. Önceki ziyaretlerinden farklı olarak güncel siyasete ağırlık verdiği son Konferansta bir de Lacan’cı ideoloji eleştirisi yapsaydı, gittikten sonra onu rahatça topa tutanlar daha kürsüdeyken onu linç etmeye kalkabilirlerdi (gerçi o bundan keyif alırdı diye düşünüyorum). Ben bu riski göze alarak önce Zizekçi formüle bağlanan birkaç örnek vereceğim, sonra yazımın başında sorduğum soruya – “Zizek neden bu kez özellikle siyasal etnik sol basının şimşeklerini üzerine çekti?” sorusuna – bu formüle göre yanıt önereceğim.
Zizek yine de insaflı davrandı. Önceki ziyaretlerinden farklı olarak güncel siyasete ağırlık verdiği son Konferansta bir de Lacan’cı ideoloji eleştirisi yapsaydı, gittikten sonra onu rahatça topa tutanlar daha kürsüdeyken onu linç etmeye kalkabilirlerdi (gerçi o bundan keyif alırdı diye düşünüyorum). Ben bu riski göze alarak önce Zizekçi formüle bağlanan birkaç örnek vereceğim, sonra yazımın başında sorduğum soruya – “Zizek neden bu kez özellikle siyasal etnik sol basının şimşeklerini üzerine çekti?” sorusuna – bu formüle göre yanıt önereceğim.
Part6/0840-0900’da
Zizek sadece temel formülü verdi: “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum, ama
bilmiyormuş gibi yapmaya devam ediyorum”. İdeolojinin bu çağdaş fomülü bugün
solcular için paha biçilmez öneme sahiptir. Bugün sol siyasetin sorunu bir
bilinçlenme ve nasıl sömürüldüğünü, düzenin adaletsizliğini anlama ve ha bire
anlatma sorunu değildir. Örgütlenme sorununu da böyle bir “bilinçlenme”
doktrinine bağlayamazsınız. Daha önce de dediğim gibi işler eğer bu kadar basit
olsaydı, dünya çoktan sömürenlerin başına yıkılırdı. Şimdi birilerinin çıkıp “Tabii
o kadar basit değil, basit olan teoridir, mesele praxis, 11. Tez…” vs.
dediğini duyar gibiyim. Ne var ki bu itirazı yapanlar tam da Zizek’in formülüne
işaret ediyorlar: biliyorsun, ama olmuyor işte. Çünkü “bilmek” ve “yapmak”
arasındaki geçişte, yani kuramda sorun var. Zizek bu nedenle bir süre için
11.Tez’i tersine çevirmeyi, yaşanan onca siyasal travmadan sonra şimdilik
kuramı geliştirmeyi öneriyor. Sungur Savran’ın yine yanılgıyla (5/prgf17) ifade
ettiğinin tersine, Zizek “kitlelerin bir partide örgütlü olmamasını” ve
“nasıl bir program sorusuna cevap verememesini”, öncelikle iktidarın
vicdani söyleminden (Clinton örneği vb) kurtularak kendi etik eleştirel
(felsefi-teorik) dillerini yaratamamış olmalarıyla açıklıyor ve bu nedenle
iktidarın dilini konuşmaktansa susmak, mesafeyi korumak ve düşünmek daha
doğrudur diyor.
1. Örnek:
Geçenlerde Hollanda’da Mitsubishi’nin fabrikasının kapanacağı ve işini
kaybedecek 1500 çalışanın seslerini duyurmak için 24 saatliğine greve
gittikleri haberi çıktı. Seslerini Türkiye’ye kadar, hatta daha da uzaklara
duyurduklarına hiç kuşku yok. Kuşkusuz bizzat o işçiler ve onların sesini duyan
milyonlarca insan -Savran istisna olabilir- Zizek’in Part6-7-8’de işaret ettiği
gibi günümüzde işsizliğin vardığı durumu ve grev silahının artık işlevini
kaybettiğini farkındaydılar. Zaten Zizek örnek verirken kimsenin bilmediği
olguları beyan etme iddiasında değildir, hatta en bilinen (ya da “yer
değiştirebilir”) örnekleri seçmeyi tercih eder. Çünkü ideoloji eleştirisini
“bilinmeyenler” üzerinden değil, tam tersine “bilinenler” üzerinden formüle
eder.
2. Örnek: 2010
Nisan Ayı başlarında her yıl olduğu gibi Konfederasyon Başkanlarından oluşan
bir heyetin 13 Nisan 2010’da İstanbul Valisi ile görüşmesi ve 1 Mayıs’ın Taksim
Meydanı’nda kutlanması için her yıl yapılan başvurunun tekrarlanması planlandı.
Her yıl tekrarlanan bu “başvuru-red-Olaylı 1 Mayıs” ritüeli, 33 yıl sonra ilk
kez sürprizle karşılaştı: Görüşme günü izin de çıktı. Bu sürpriz her ne kadar
Başvuru heyeti ve onları takip edenlerde büyük sevinç yaratmış olsa da, bir
kesim “delifişek” kanaat önderlerinde ilk anda bir şaşkınlık, keyifsizlik ve
suskunluk, sonra altlarından kayan isyan zeminini tekrar restore etme çabasıyla
söylenen “Söke söke aldık!”, “İşçi sınıfının zaferi!” gibi sloganlar duyuldu.
Tabii ki keyifli fantezi, 33 yıldır bilinçlenen ve sayıları katlanarak
sokaklara inen kitlelerin karşısında artık güvenlik güçlerinin duramadığı ve
çaresizce Meydan’a girişleri açtığı bir senaryoydu. Fanteziyi ayakta tutan içi
boş arzu nesnesini (Taksim Meydanı’nı) bir anda önünde görenlerin romantik
devrimci keyifleri kaçmış, bunun yerine yine 33 yıldır ilk kez “bayram havasında”
ve “coşkuyla”, yani folklorik eğlencelerin ön plana geçtiği bir kutlama
yapılmıştı. Eğri oturup doğru konuşursak Taksim’de 1 Mayıs’a izin çıkması tüm
dünya nezdinde Hükümetin hanesine yazılmış bir puandı ve o “delifişek” kanaat
önderlerinin verdiği bu tepkilerle kıyaslandığında 8-0 İngiltere maçından
sonraki “Yenildik ama Ezilmedik!” manşetleri bile daha dürüsttü. Bu fantezi
kırılması, Meydan’da toplanan yüzbinlerce insanın gerçek sorunlarına dair
Hükümeti eleştiren beyan ve taleplerini gazetelerde gözlerin hızlıca atladığı
sıkıcı satırlar haline getirdi.
80 sonrası
Türkiye’de Sol siyasetin trajedisine buna benzer sayısız örnek verilebilir.
Neo-Liberal dünyada ideoloji “Ne Yaptığımı Biliyorum, ama Yine de…” formülü ile
çalışmaktadır. Aynı formül hem egemenler hem ezilenler için “iktidarın
ideolojisi” olarak çalışır. Zizek’in felsefesinde bu nedenle Lacan’cı
psikanaliz bir süs, eklenti değil, merkezi unsurdur. Frankfurt Okulu’ndan bu
yana ideoloji sorununa dair en yetkin formülleri Zizek üretmiştir. Savran bu
nedenle yazısının sonunda itiraf ettiği gibi psikanaliz “paralamaktan”
çekinmemeli, bilakis bu alana
odaklanmalıdır.
odaklanmalıdır.
3. Örnek: Başta
sorduğum soruya aynı formüle göre şöyle bir yanıt önereceğim: Zizek’in
ağırlıklı olarak siyasal etnik sol intelijensiya tarafından topa tutulmasının
nedeni, Zizek’in Kürtlere özerklik verilmesi gerektiğini söylemesi ve bugüne
kadar özerklik verilmemiş olmasını da Türkiye’nin Avrupa tipi Ulus Devlet
refleksi ile açıklamış olması olamaz mı (Part3/0540-0627)? Ayrıca yergi
yazılarında konferansın sonunda sorulan tek soruya ve Zizek’in buna verdiği
yanıta da (Part12) asla değinilmemiş. Demek ki burada da rahatsız edici bir
şeyler var: Zizek “Her etnik ulus kimlik, onun bir başkası tarafından nasıl
görülmek istediği üzerinden kurulur” açıklamasını yapıyor. Kendi başına
kurulu, yani “özgün” bir etnik kimlik yoktur, ama her etnisite özgün olma
iddiasındadır. Eğer Türkiye gerçekten etnik ve dinsel kimliklerin üzerinde bir
yurttaş kimliği kurabilmiş ise, özerklik verilmesi ile Kürt kimliği kurulumunda
gerekli unsur olan “başkası” ortadan kalktığı için Kürt kimliği de “içerilerek
erime/çözülme” (“absolvere”) yoluyla ortadan “kalkacaktı”. Zizek’in “nefret
etmek için seveceğiniz adam” deyişi bu durumu tanımlar: Kürt’ün Türk’e ihtiyacı
vardır ve bu ihtiyaç naifçe söylenen “kardeşlik”, “halkların kardeşliği” vs
için değil, bilakis ve bizzat Kürt kimliğinin kurulumu içindir.
Dolayısıyla
özerklik verilmesi (arzu nesnesinin Taksim Meydanı gibi hazır bulunması) Kürt
kimliğinin “Gerçek” kabusu iken, özerklik verilmemesi ise Avrupa tipi “Türk”
etnik ulusçu refleksinin çalıştırdığı Kürtçü fantezidir. Aynı şekilde
Türkiye’nin Arap dünyasına model olabilmesi de – tıpkı geçmişte Avrupa’nın
evrensel değerleriyle model olduğu gibi – ancak Türk (etnik)-Sunni (dini)
kimliklerin aşılması ile mümkün değil mi? Türkiye’nin çevresine model
olabilmesi için Zizek’in gösterdiği bu formülün, ABD’nin Türkiye’ye çizdiği
yörünge ile tam zıt olduğunu Sungur Savran göremiyor mu? Savran bir yandan
(5/prgf5;6) Zizek’in sözlerini cımbızlayarak “Kürtlerin Türkiye ile
birleşmesini önerdiğini”; bunun “saçma olduğunu”; “Araplara ve Kürtlere,
Türkiye’nin bölgedeki üstün rolünü ve bu sayede ABD’nin bölgeyi
evcilleştirmesini kabul etmelerini” önerdiğini söylerken, Zizek’in özerklik
verilmesi ve etnik-dini kimliklerin bir yana bırakılması ile ilgili
söylediklerini neden gözden kaçırıyor?
Çünkü Zizek, etnik
siyasetin arzu nesnesini çırılçıplak ortaya koyarak Kürt mücadelesinin yegane
referansı (Büyük Öteki) olan Avrupai Etnik Ulus Devlet modelindeki uygarlık
cazibesini dağıtıyor. Zizek eğer bir yapıbozumcu olsaydı ideolojik özneyi
fantezisi ile yüzleşmeye zorlamaz, eleştirisini sadece uygarlık modelini
çözmekle sınırlar, böylece ideolojik özneye “riyakar” bir çıkış yolu bırakırdı:
“Herkes yapmış, biz neden yapmayalım?”. Aslında “boş” olduğu bilinen ama
bilmezden gelinen nesne ile yüzleştirme söylemi geri restore etme şansı
tanımadığı için, yazarların konuşmanın bu noktalarını atlamaları etnik
siyasetin simgesel tutarlığını korumak için kaçınılmaz oluyor.
Suat Hayri Küçük’ün
(6/prgf5) – kendi farkında olmasa da – “müstehcenlik” konusunda Zizek’le aynı
fikirde olduğu belirtilmelidir: Küçük, vicdani tepkiden etik çözümlemeye
geçmediği için, müstehcenliği sadece zenginliğin paylaşıldığına dair
egemen sınıf fantezisi olarak tanımlıyor. Zizek’e göre ise bu tespit tabii ki
doğrudur, ancak genel formüle dair verilebilecek örneklerden sadece biridir.
Müstehcenlik her ideoloji için formülde yeri olan bir kavramdır ve temelde
keyif üreten ideolojik fantezi açığa vurulduğunda ortaya çıkan rahatsızlıktır:
grev silahının işlevini kaybettiğini bile bile kullanan Hollandalı
sendikaların; Taksim hediyesini bedava önlerinde bulan “delifişek” solcu kanaat
önderlerinin; özerklik ve diğer romantik taleplerinin onlara hediye edilmesi
gerektiğini söyleyen filozofun yarattığı rahatsızlıklar; platonik erkeğin
önünde aşık olduğu kadının soyunarak “al bak meme, bunu mu istiyorsun?” demesi
gibi “müstehcendir”. Suat Hayri Küçük’ün burada görmesi gereken, “müstehcen”
kavramının sol siyasetin restorasyonu için çok işlevli bir kavram
olabileceğidir.
Son olarak Zizek’i
topa tutan yazılardaki (5;6;7;8;9) ortak semptomlardan en naif olanına dikkat
çekmek istiyorum:
“yaş aralığı 20-24
olan genç izleyici kitlesi; kimse kusura bakmasın, Marksiz-Leninizm öyle her
isteyenin ağzında geveleyebileceği bir sakız değil (7); ağzına kadar öğrenciyle
dolu, merdivenleri, arka boşlukları, kapı önlerini, holleri dolduran öğrenciler
onu nefes almadan dinledi(5), burjuva salonların çok satar meta-marka-moda
imgesi, felsefe kalıntısı Zizek’in gösterisi; aurası; seyircilerin boyun
eğmesi, teslimiyeti, iman aşkı (6); genç üniversite öğrencilerinin güçlü
politik hissi [-nin sömürülmesi?]…(8)
Eğer Zizek canla başla göstermeye
çalıştıkları gibi kifayetsiz tezler üreten bir felsefeciyse, gençlerin Zizek’e
ilgisinden bu “Ağabeyler” neden bu kadar rahatsız olmuşlar acaba? “20-24
yaşında saf, ayartılmaya açık bu pırıl pırıl gençleri” aydınlatma misyonu
üstlenmiş bu “Ağabeylerin” hezeyanları, kendi feodal-komünist fantezilerinden
türettikleri keyfin müstehcenliği değil mi?
Sendika.org sitesinde yayınlanmıştır.
Sendika.org sitesinde yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder